- Yenildiğinizi düşünüyorsanız, yenilmişsinizdir.
- Cesur olmadığınızı düşünüyorsanız, korkaksınızdır.
- Kazanmak istiyor fakat kazanamayacağınızı düşünüyorsanız, kesinlikle kazanamazsınız demektir.
- Kaybedeceğinizi düşünüyorsanız, çoktan kaybetmişsinizdir.
- Dışarıdaki dünyaya çıktığınızda anlayacaksınız ki başarı, ancak onu istediğiniz takdirde gelecektir.
- Herşey insanın kafasında biter.
- Alt edildiğinizi düşünüyorsanız, alt edilmişsinizdir.
- Yükselmek için yüksek düşünmelisiniz.
- Bir ödülü kazanmadan önce kendinizden emin olmalısınız.
- Yaşam savaşını kazanan her zaman, en güçlü ya da en hızlı olan değildir.
- Er ya da geç kazanan kişi, kazanacağını önceden düşünebilen kişidir.
22 Kasım 2014 Cumartesi
Başarı İstenmediği Yere Gelmez
17 Kasım 2014 Pazartesi
Hasta ruhlular, ebedi yalakalar, cilalı muktedirler
16 Kasım 2014 Pazar
Hasta Adamlar
( Kişisel Gelişim Kitapları Yetmez )
Cahit Çerçioğlu
Haziran, 2009
Bu yazıyı okuyanlar, eğer yönetim tarafındaysa, sonuna kadar okumadan sinirlenebilir, diğer taraftan sadece çalışanlarsa, ya kendilerini evde gibi hissederler, ya da neyseki bizde böyle bir şey yok derler. ( genellikle olmadığını sanarlar ) Lütfen bu yazıyı sakin bir şekilde sonuna kadar okumayı deneyin, eğer yapamam diyorsanız, burada bırakın. Bu yazının hazırlanmasının sebebi, çalışanların, işlerinden olma korkusuyla seslerini “gerçek” manada çıkartamamaları ve şirketlerin, medya ve pazarlama güçlerini kullanarak tüm çıkan bu seslerin ya gürültü olarak algılatmaları ya da susturmaları.
Osmanlı son zamanlarında “Hasta Adam” diye nitelendirilmişti. Ne kadarı doğru ve ne kadar doğru bilinmez, fakat bu kelime grubuyla ifade edilmek istenenin ne olduğunu biliyoruz; bazı şirketler ise sürekli “Hasta Adam” durumunda geziyor, ama iteleyen olmadığından kaldırımdan pek düşmüyor, ya da kameraya gülümsemeyi unutmadığından, kimse elbiselerin altını görmüyor.
Özellikle internet üzerine projeler geliştiren, sosyal medyayla uğraşan ya da en azından bilgisayar yazılımı üreten ufak görünümlü ama büyük işler yapıyor gibi görünen firmalar bu yazının çıkış noktasıdır, fakat yer alan örnekler pek çok kişiye tanıdık gelebilir.
Bu yazıyı yöneticiler neden okumalı? Her ne kadar kalemlerin içerisinde gizli kameralar bulunduruyor olsalar da, çalışanlar arasında akrabaları olsa da, arayı sıcak tuttukları ve konuşulanları, olan olayları aktaracak has çalışanları olsalar da, tam olarak içeriden birisinin anlatmadığı sürece ne şirketlerinin durumunun farkına varabilirler, ne yaptıklarının. Bu satırlara kadar önyargılı okuduysanız, okurken başınızın sağ ve sol arka taraflarındaki damarlar şiştiyse, ya da gözünüze vuran basınç başınızı ağrıttıysa, yazının devamını okumayın.
Bu yazıyı çalışanlar neden okumalı? Çoğunlukla ve haklı olarka çalışanlar kazançlarını düşünürler. Maaşlarından, işlerinden olmak istemezler; hem yaşamlarını sürdürecek paraları olmaz, hem de çevresel sebeplerden baskı altında kalırlar. Bu esnada, yaptıkları işten, çevresinin kendilerine bakış açısından ve yapılan görevlendirmelerden dolayı, çalışan kişi kendisini küçük görmeye eğilimlidir. Dışarıya kendini, kendine güveni çok fazlaymış gibi gösteren kişiler de içten içe bunu yaşarlar; çünkü, doğanın kanunudur bu bir tür. Bu yazıyı okuyarak, yaşadıkları olası durumların, kendilerine has olmadığını, eğer işlerini iyi yapıyorlarsa başka bir yerde benzer bir iş bulabileceklerine inanmalarını, kendilerine güvenmelerini sağlayabilirler. ( Elbette ki “Herkes istifa etsin, hemen iş bulunabilir.” manasında yazmadım ) Bu bir kişisel gelişim yazısı olmasa da, paylaşılan sorunlar, çözümler, genellikle dinleyene de dinletene de bir şeyler katar.
Şirkette çalışanlar dört büyük başlık altında incelenebilir. Birincisi severek, tamamen yaptığı işten mutlu olanlar, ikincisi ne yaptığı çok da önemli olmayan, para getiren herhangi bir şeyi, kişisel haklarına zarar gelmediği sürece, “mutsuzluk” hissetmeden yapan, kendilerini otopilota bırakmış kişiler, üçüncüsü, zorla çalışan ve yaptığı işten mutsuz olanlar, sonuncusu ise, sürekli daha iyisini yapmak isteyen, bulunduğu yeri gerçekten ileri götürmek isteyen, fikirler sunup, uzlaşmaya varmaya çalışan, üretici kişilerdir. Bunların hiç birisi bir diğerinden daha iyi değildir; sadece kişisel tercihlerdir bunlar. Bu yazıda bu gruplardan karışık olarak bahsedilecektir.
Şirket yöneticileri de kendi aralarında ayrılır. Babadan oğula geçen şirketler, baba parasıyla kurulan şirketler, piyangodan çıkan parayla kurulanlar, üniversiteden, liseden arkadaşlarla paraları ortaya koyarak kurulanlar, bisikletini parçalayarak tüm parçaları ayrı ayrı satıp, sonunda bisikletin tamamını satmaya kadar yükselenler. Şirket kurucuları tarafından dışarıdan alınarak yönetici kadrosuna getirilen ara katmandakiler bu yazının kapsamı dışındadır; fakat verilen örnekler, maşa görevi gördükleri sırada onların da farkında olmadan yaptığı şeyler olabilir. Farkında olarak bunu yapanlar da vardır, işte onlar madalyayı hakedenlerin bayrak taşıyanlarıdır, en önde gururla yürürler.
Hangi noktadan başlanırsa başlansın, bir şirket büyüdükçe evrim geçirir (geçirmeden büyüyemez). Yani şartlara ayak uyduracak şekilde değişir. Daha önceden gerek duyulmayan çok resmi bir organizasyon yapısı, birden bire çalışanların karşısına koyulabilir. Bu noktada yönetici “kültür şoku” kavramının benzeri olan bir şoku kendisi yaşasa da, çalışanlara uygun üslupla bunlar aktarılmadığı sürece, onlara daha çok zarar verecektir. Şirket büyüdükçe, daha önceleri mazlum olan, fakir ama gururlu genç, azgın bir canavara dönüşebilir. İçinde bulunulan kaos düzeninde, karşılaştıklarından günü kurtara kurtara sıyrılanlar, bu tecrübeleriyle kendilerine çok sağlam olduklarına inandıkları bir zırh örerler. ( kendilerince sağlamdır ) Artık o tatlı bakkal amca gitmiştir, daha çok para saymak için teraziyle bile oynamayı ister. ( oynar demiyorum ) Bu noktada, yönetici olduklarından, kimseden bir şeyler kolay kolay öğrenmek istemezler; “en üst komutanın komutanı mı olurmuş?” Bu sebeple “özel danışmanlık almak” adı altında firmalarla anlaşıp karşılıklı nasıl bir yapı izlenmesi gerektiğini, işeri büyütürken, iyice kurumsallaşırken ne gibi şeylerin olmazsa olmaz olduğunu ve nelerin yapılması gerektiğini “para karşılığında destek almak” olarak nitelendirerek “resmi” olarak alsalar da, aslında genellikle kişisel gelişim kitabı okurlar. Bu kişiler, her kitapçıdan geçtiklerinde, gözleri “iş” kategorisinin raflarına takılır. Nasıl Steve Jobs olunur, CEO olmanın sırları, Milyoner olmanın yolları, Çalışanların performansı nasıl artırılır, CEO'ya atılan lekeyi çitileyerek çıkartabilir misiniz, 7 günde CEO'luk, Kral yöneticinin not defteri, vs.. gibi kitapları görüp alırlar. Hem de bir seferde 2-3 kitap birden alırlar, bir diğer bilginin orada olduğunu bilip ellerinde olmadığını hissetmek çok rahatsız edici bir durumdur onlar için. Bu sebeple okumayacak olsalar bile alırlar o kitapları. Boş bir vakit bulduklarında, ( bulurlarsa – çok çalıştıklarından değil ), 10 sayfasını okuyup bırakırlar. Ya sıkılmışlardır ya da zaten bildikleri şeyin anlatıldığını gördüklerinden, vakit kaybetmek istemezler. Bir yönetici herşeyi biliyordur bile! Tabii ki bu kitapları alıp harıl harıl okuyanlar da var, ama sonuçlarının başarılı olduğu söylenemez. Hatta daha kötü bile etkileyebilir. Bir şeyi yarım uygulamak, hiç uygulamamaktan ne yazık ki daha kötüdür. Bunlar kişisel tecrübelerle ve başka kişilerin tecrübeleriyle de sabittir.
Organizmaların doğasından dolayı, piramidin üstüne doğru çıkıldıkça, o organizmanın diğerleriyle etkileşimi değişir. İnsanda da böyledir. ( genellikle ) Üst noktalardakiler, alt katmanda çalışanları sadece birer ırgat olarak görürler. ( ırgatlık kötülenmüyor bu cümlede, sadece kıyaslama amacıyla kullanıldı) Hatta, “alt-üst” katmanların sınıflandırılmasını yapanlar da yine bu kişilerdir. İş yerinde olması doğal (ama şart olmayan) hiyerarşik düzende, insanların birer iş birliği içinde olduklarını bilmeleri gerekir. Çalışan, yöneten kişi olmazsa, ne kadar başarılı olursa olsun ortaya bir şey çıkartamaz. Yöneten ise, çalışanı olmadığında oturup onun işini yapamaz, yapabilecek kriterlere sahip olduğunu varsaysak bile bu sefer yöneten koltuğu boş kalır. Kağıt üzerinde üst üste yazılsa da bu isimler. Pratikte tüm isimlerin yan yana yazılması gerekmektedir. Tahterevalli, tek kişi oturursanız, poponuz yerden kalkmaz, tekrar inebileceğinizi bilseniz bile 1 kişi daha gerekir! Gerçek, başarılı yöneticiler, iş birliği yapacağı kişileri seçerken, kendilerinden daha kuvvetli, ağır kişileri seçerler ve bu kişiler tahterevalliye oturduklarında, yöneticinin poposu asla yere gelmez. İş birliği yaptıkları kişinin poposunun bu durumda yerde olması ise ironik bir durum olabilir.
Başarılı yöneticiler, bir göreve getirdikleri kişilerin, eğitimlerini çok iyi bilmeliler ve onlardan maksimum nasıl yararlanabileceklerini ezbere bilmelidirler. Eğer yazılım işiyle görevlendirdiğin kişi, aynı zamanda endüstri mühendisi ise, “çok şanslısın!”, ama değerlendirebilirsen! Ne yazık ki bu kişiler genellikle yaptıkları işlerle uğraşmaya mahkumdur, çünkü yöneticileri sadece kitap okuyarak yönetici olmuşlardır Kendilerininin hiç bir fikri olmasa da, endüstri ile ilgili bilgi kıyaslamasında, her zaman için yönetici, bir yazılımcıdan üstündür. O yazılımcı dedikleri kişi, stratejik planlamaları, pazarlama yöntemlerini, operasyon yönetimlerini, mühendislik organizasyonlarını yöneticiden çok çok daha iyi bilirler ( kimi zaman pratikleri yöneticilerden az olsa da, başarılı yönetici, o teorik bilgiyi oradan çekebilmelidir! Aksi taktirde kendisine de o çalışana da zarar veriyordur. Tam performansıyla kullanamıyordur.) Bir benzin deposu düşünün ağzına kadar dolu. Bu depoya, tam ortasından bir hortum bağlarsanız, yarısından sonraki benzine asla ulaşamazsınız..
Bir yönetici bunu yaparak hem kendi cebinden kaybeder, hem şirket çalışanının saygısını ve sevgisini kaybeder. Saygıysa, belki de herşeyin üstünde tutulması, korunabilmesi gereken bir şeydir. Bu saygıyı kaybederseniz, tahmininizdeki karlılığa asla elinizdeki personel sayısıyla ulaşamazsınız. Bu saygıyı kaybederseniz, iş yerindeki mutluluğu kaybedersiniz. Çevrenize, “biz bir aileyiz” mesajı verseniz de, en kötü aile ile bile kıyaslansa, ortada aslında bir aile yoktur. En kötüsü de, inatla olduğuna kendilerini inandırmalarıdır. İş yerinde mutluluğun gereğine inanmayanlar konumuzun dışında diyemiyorum, çünkü aslında “tam” ortasındalar. Ne kişisel gelişim kitapları, ne doğum günü pastanıza dikilen ( ya da çok olduğu için sembolik 1 tane dikilen ) mumların sayısı, sizi bir konunun üstadı yapmaz. Ne zaman ki mutsuzluk ve saygı eksikliğinin olduğu bir ortamda, kimse gerçek performansını göstermeden – gösteremeden, bir şirket büyümeye çalışırsa ya da o büyüklüğünü korumaya çalışırsa, o zaman “Hasta Adam” olarak nitelendirilebilir. İçeride huzuru sağlayamazsanız, içeridekileri ailede gibi hissettiremezseniz, saygı göstermezseniz, O insanlar da alırlar başlarını giderler. Sizse, “o gitsin, yerine birini bulması kolay, kimse vazgeçilmez değildir” diyerek gülümseyerek kendinizi kandırmaya devam edersiniz.
Bir başka konu da, şirket çalışanlarının vazgeçilmezliği konusudur. Bu cümle, olaydan olaya, kişiden kişiye, şirketin işine gelen neyse o şekilde değişiklik gösterebilir; bu durum en tehlikeli durumdur! Eğer çalışanın ( birlikte para kazandığınız, iş birliği yaptığınız aile ferdin ) sayesinde bir başarıya ulaştıysan, onun arkasından, o işi herhangi birisinin yapabileceği fikrinden uzak durmalısın. Aksi taktirde, sadece “ben zayıf değilim” mesajı vermeye çalışırken komik duruma düşersin. Elbette ki, yapılan bir iş önünde sonunda, bir başkası tarafından anlaşılarak devam ettirilebilir, fakat; yeni kişi ile, beklenen sürede aynı performansı almayı ummak bile hatadır. Giden kişinin yaptığı işleri küçümsemek en büyük saygısızlık örneğidir. Örneğin büyük bir projede uğraşmış bir kişinin yerine, daha sonradan henüz mezun olmamış stajyer bir öğrenciyi getirir ve cahil bir şekilde o kişinin projeyi geliştirip daha da ileriye götürebileceği düşünülür. Hele ki çok hızlı adımlarla ilerlemesi gereken önemli projelerdense. Burada ortaya çıkan yine farklı durumlar var. Ya yönetici, o projede sarfedilen emeği bilmiyor, zorluğunu bilmiyor, ya da herkes herşeyi yapar diye düşünüyor. Bu noktada çalışan kişi, “gel buraya otur, ben senin işini yapayım” deme hakkına sahip olur. ( bu saçma bir fikir olsa da ) Bir yöneticinin, kendi projelerinden haberinin olmaması ya da 5. kişilerden haber alması ne kadar vahim bir durumdur siz tahmin edin.Bu noktada sadece giden kişinin değil, hala çalışan fakat olayı gören diğer kişilerin de saygılarını yitirirsiniz, sizi gördüklerinde içten gülümseyen o insanlar, artık ya gülümsemez, ya da o iğrenç ve katlanılamaz sahte gülümsemeyi bırakırlar size. Her ay çalışanını değiştirerek bir işi götürebilen şirketler yok değildir elbette; fakat, bu şekilde ilerleyen şirketler, rakiplerinin yükseliş hızına göre düşüşe geçerler. Liderlikleri sadece rakipsizliğe kalır. Öte yandan, aslında az önce de sözü geçtiği gibi, Hiçbir çalışan vazgeçilmez değildir, sadece yapılan işi bilerek ona göre tepki vermek gerekir. Aynı şirketler, başka durumlarda bu durumun tersini de uygularlar ve aslında şirkete zarar veren, aile fertlerince günaydın bile denmek istenmeyen, o geldiğinde sohbeti kesip herkesin işine geri döndüğü, projelere maddi ve manevi zarar veren, eğitimi aslında yeterli olmayan kişileri bazen birer elmas bulmuş gibi tutar şirketler. Bunun altında genellikle yönetciliern eğitim geçmişleri yatar ya da inatla tuttukları bu kişilerin ellerinde bir koz vardır. Belki de yöneticilere şantaj yapıyordur?
Akıl sır erdirilemeyecek şekilde, hem diğer çalışanlarca sevilmeyen, hem yaptığı iş açısından bulunmaz hint kumaşı olmayan, eğitim seviyesi düşük, akrabadan olmayan bir kişinin bu kadar tutulmasının zararlarına bakalım şimdide.
Şirkette çalışanların %50'si bu kişi ile birlikte çalışmak istemiyorsa (Geri kalan %50si yönetici ve). Projelerdeki düzenlemeler, güncellemeler ve trend takibi bu sebeple sekteye uğruyorsa, faydalı, başarılı, istekli elemanlar bu kişiyi şirkette tutmak uğrunda kolayca harcanıyorsa, tüm hataların görülmesine rağmen bu kişiye çeşitli ödüller alınıyorsa ( kafa dağıtmak, başka yöne yönlendirmek gibi kişisel gelişim kitaplarındaki önerilerin arasından, magazinciler gibi cımbızla kelime seçerek oluşturulan cümlelerden esinlenerek ), o şirketin ömrü, şirketin parasının biteceği güne kadardır, ya da bu şekilde bir kişi sabit, diğerlerini yerlerinden oynata oynata bunu yapıyorsa şirket, rakibi çıkıncaya kadardır sefası. Bahsi geçen kişinin kendi durumunu konuşmak, tartışmak acımasızlık olur. Çünkü insan kendisine davranıldığı gibi kendisini yetiştirir. Eğer bir yönetici, aradan seçtiği bir kişiyi kukla gibi kullanıyorsa ve sahte gülümsemelerle, ödüllerle onu göklere çıkartıyorsa diğer çalışanlarının şikayetlerini kaale almadan, o zaman o aradan seçilen kişiye kızmak da çok doğru değildir. İpek Yolu'nde prenseslerle karşılaşmayı umması çok normaldir.
Bu yazı yazılırken, benzer olayları yaşayan kişilerin tecrübelerinden yararlanılmıştır. Her ne kadar gerçekler üzerine kurulu olsa da, kişileri ya da kurumları rencide etmemek için isimlerden bahsedilmemiş ve bazı konular farklı anlatılmıştır. Yazının yazılma sebebi hiç kimseyi ya da şirketi kötülemek değildir. Birilerinin “yahu bir dur hele” demesini sağlamaktır. Bir noktadan sonra pek çok kişi ve şirket, belirli bir tanınmışlık seviyesinin altındaki kişiler tarafından iletilen her türlü konuya karşı dokunulmaz olurlar. Birbirlerini korumak için bu kişi ve şirketler, aralarında iş birliğine gitmekten de asla çekinmezler. Rakiplerin olmadığı bir ortamda alan memnun, satan memnundur.
Özetleyecek olursak, bir yöneticinin, çalışanlarını çok iyi tanıması gerekir, onlarla birinci ağızdan görüşmesi gerekir, fikirlerine, sebeplerini sorup öğrenerek ilgi göstermesi gerekir. Eğer bir yönetici, yaşına, parasına, konumuna, ününe aldanıp, bunların hiç birisini yapmazsa, çevresini küçük görmeye devam ederse, o küçük gördüğü kişilerin gözünde zerre gram değeri olmaz. Tiksinilen bir kişi olduğunu hissetmesi insanı mutlu etmeyecektir. Genellikle kavgalar böyle durumlarda çıkmaz mı zaten? Kişisel gelişim kitapları çok güzel kaynaklardır, fakat yarım yamalak uygulanması önce okuyan olmakla beraber herkese zarar verir ve bu kişilerin psikolojik bir yardım almalarına da sebebiyet verebilir. Psikolojik yardım dedim, çünkü; insan kendisini bir şeye inandırmaya başladığı andan itibaren, kendi psikolojisiyle oynuyor demektir, aslında beyniyle oynuyor demektir. Bunu başarabilen Einstein'ın çok farklı bir yer vardır, fakat başaramadan o kadar oynarsanız o beyinle, etraftaki psikoloji merkezilerinin sayısı giderek artar. En kötüsü de, bir problemi olmadığını düşünen kişilerdir. Ben deliyim diyenden ise, genellikle korkmamak gerekir.
Bu yazıyı yazarken, elimde olmadan bazılarını incitmiş olabilirim ve böyle bir durum varsa, bunu istemeden yaptığımı belirtmek isterim. Bu yazı sinirli bir vakitte yazılmamıştır, bir kin ya da sinir harbinden kurtulma çabası hiç değildir. Özellikle bilişim dünyasında ( son zamanlarda güzel çalışmalar olsa da ), neden belirli seviyeleri geçemediğimizi sorgulayıp, suçu bazen devlete atıyoruz, bazen şirket sahiplerine atıyoruz, bazen çalışanlara atıyoruz, bazense, kullanıcılara atıyoruz! Oysa ki, sorunların altında psikolojik sorunlar da var ve bu sorunların doğduğu yer, battığı yer de olabileceği gibi, şirketlerin içidir. Psikolojik sorun, “delirme” hali anlamında değildir. İnsanların çoğunda belirli miktarlarda sorunlar vardır ve olmalıdır da çünkü yaşıyoruz ve düşünüyoruz.
Bir istek olmadan, kahramanımız ne yapsın? Bu isteğin sonucunda bir harekete geçme eylemi olmasa, bir şey istemenin anlamı ne olsun? Herhangi bir engelle karşılaşılmadığı sürece, bu eylemin başarısı ne olsun? Sorunlar zirveye çıkmadığı sürece, çözümün zevki ne olsun? Çözümlere ulaşılamadığı sürece, bu kahraman ne yapsın?
Yazıyı inatla ve sabırla buraya kadar okuduğunuz için teşekkür ederim. Her yönetici aynı değildir, her çalışan da ve tabii ki her insan da. Birazcık “gerçekten” gülümsemekse, çoğu zaman pek çok ciddi sorunu çözebilir. Denemesi bedava (:
Kusursuz Olmak İçin Doğmamak Gerekir
Dünyanın birçok yörelerinde, toplumlarında, bir yığın değişik ortamlarda iyi ve kötünün tanımı her zaman farklı farklı görüntüler sergileyebilmektedir.
Akla gelen en kısa tanım şudur: Toplum ve ahlak kurallarına uygun olan herşey iyi, uygun olmayan kötüdür.
Ararsanız her insanda kötülük bulabilirsiniz. Fakat isterseniz çok iyilikler de görebilirsiniz. İyi ya da kötü her düşünce önce insanın kafasında vardır.
Kötülüğün yolu kestirmeden geçer, ancak iyiliğin yolu uzun ve zordur. Zaten tüm iyi şeyler, sonu iyi biten kötülüklerdir.
İyinin ve iyiliğin gerçekten verici olduğunu, doyurucu olduğunu bilmek durumundayız. Gözlerimizi kapatarak görmeyi önleyemeyiz. Belki bir süre geciktirebiliriz. İyi, iyiden asla korkmaz. İyi niyetli kişi olmak, sakatlar arasında topalla maktan bile sakınmaktır.
İyilik yaparken hareketlerinizde ölçülü olmaya çalışın. Dozunu fazla kaçırmadan ve karşınızdakini üzmeyecek, kabullenilebilecek bir biçimde iyilik yapmaya çalışın.
İyi ya da kötü insana çevresinden yansır.
Eğer iyilikleri bir gösteri havasında yaparsanız; karşınızdakinin üzüldüğünü, ezildiğini, hiçliğini hissettiğini göreceksiniz. Bu duygular önünde sonunda nefrete dönme noktasına gelir. Altından kalkılamayacak iyilikler, insanın özgürlüklerini kısıtlar.
Veren insan belli etmese de hep bir alacağın tahsili peşindedir. Çoğu kişi, yaptıklarının karşılığında, içten içe de olsa övülmek ister. Kimisi karşısındakinden ille de sevgi, saygı, boynubüküklük, dalkavukluk bekler.
Kimileri ise sözde karşılık beklemeden verir görünmeye çalışırlar. İlk bakışta sizden istedikleri birşey yoktur. Ama, “Bir teşekkür bile etmedi” diye başlayan sitemlerle minnet, saygı, teşekkür ve sevgi aramamazlık da edemezler. İyilik yapacaksanız, bedelini hesaplamaya kalkmayın.
Kimileri de iyilik yaparken gerçekten birşey istemezler. Fakat bu kişiler de bu bedeli Tanrı’dan hemen tahsil etmek ya da alacağının sevap hanesine kaydedilmesini ister. “Ben ki” diye başlayan ve “Cennetten bir köşe” istemi ile noktalanan sözde bir hak ediş.
Bir iyiliği ille de bir bedel karşılığında yapacaksanız, yaşamınız boyunca size yapılan herhangi bir iyiliğe karşılık yapınız. “Yaptığınız iyiliği hemen unutun, ama size yapılanını asla.”
Özgür, mutlu, birbirlerini gerçekten seven, arayan, sayan insanlardan oluşan bir toplumun yaratıcısı olmak istiyorsanız, önce insanlar arasındaki ödenmesi güç ya da kırıcı olan borçlulukları ortadan kaldırın. Samimi ve önyargısız ilişkiler içinde olun. Çoğu insan için, iyilik de, güzellik de aynada seyrettiği kendisidir.
İnsana en iyi gelen şey, bir kötü gidişin, iyi bitişidir.
İyilik de, kötülük de insanın içinden kaynaklanır. Önemli olan bu duyguları “İnsan Olmanın Ayrıcalığı” ile törpülemesini bilmektir.
Unutmamamız gerekir ki:
“Kusursuz olmak için, doğmamak gerekir.”
31 Ağustos 2013 Cumartesi
19 Aralık 2010 Pazar
KLAS Yılın En İyi Sağlık Bilişimi Yazılım ve Servis FirmalarınıYayınladı
| Acute Care EMR Epic EpicCare Inpatient EMR |
Homecare Homecare Homebase |
| Ambulatory EMR (Over 100 Physicians) Epic EpicCare Ambulatory EMR |
Laboratory Siemens Novius Lab |
| Ambulatory EMR (26-100 Physicians) eClinicalWorks EMR |
PACS DR Systems Unity |
| Ambulatory EMR (6-25 Physicians) Greenway Medical PrimeSuite Chart |
Patient Accounting and Patient Management Epic Resolute Hospital Billing |
| Ambulatory EMR (2-5 Physicians) e-MDs Chart |
Pharmacy Epic Willow |
| Business Intelligence/Reporting Dimensional Insight The Diver Solution |
Practice Management (Over 100 Physicians) Epic Resolute/Prelude/Cadence |
| Cardiology Digisonics DigiView |
Practice Management (26-100 Physicians) McKesson Horizon Practice Plus |
| Community HIS McKesson Paragon |
Practice Management (6-25 Physicians) Greenway Medical PrimeSuite Practice |
| Decision Support – Business Allscripts Sunrise EPSi Decision Support (Eclipsys) |
Practice Management (2-5 Physicians)
e-MDs Bill |
| Document Management and Imaging MedPlus ChartMaxx |
Radiology Epic Radiant |
| Emergency Department Wellsoft EDIS |
Speech Recognition Nuance eScription |
| Enterprise Scheduling Unibased Systems Architecture RMS |
Surgery Management Unibased Systems Architecture ORMS |
| Financial/ERP McKesson Pathways Fin./Materials/HR Mgr |
2010 Yılının En Profesyonel Servis Sağlayıcıları
| Application Hosting (CIS/ERP/HIS) Cerner |
Planning and Assessment Impact Advisors |
| Claims and Clearinghouse Services Navicure |
Revenue Cycle Transformation Deloitte Consulting |
| Clinical Implementation Principal Deloitte Consulting |
Technical Services ACS |
| Clinical Implementation Supportive Innovative Healthcare Solutions Inc. |
Teleradiology Services Virtual Radiologic (vRad) |
| Financial ERP Implementation ACS |
Transcription Services Webmedx |
| IT Outsourcing (Extensive) CareTech Solutions Inc. |
Devrimin Küba Sağlık Sistemine Etkisi
Küba, 1959 Devriminden sonra halk sağlığı konusunu öncelikli alanlar arasına almış ve çok kısa bir süre içinde sağlık sisteminde amaçladığı hedeflere ulaşmayı başarmış bir ülke olarak görülmektedir.
Devrimden önce, çoğu özel çalışan 6 bin hekim, 20 hastane ve bir tıp fakültesi bulunan bu ülkede, o zamanlar ortalama yaşam beklentisinin 60 yaşın altında olduğu bildirilmektedir. Difteri, tetanoz, boğmaca, kızamık gibi enfeksiyon hastalıklarının o zaman en büyük ölüm nedeni olduğu ve bebek ölümleri oranının da % 6da bulunduğu bildirilmiştir. Bugün ise 61 .200 hekim, 21 tıp fakültesi ve 200 hastane bulunmaktadır. Doktorların büyük bir bölümünün (>%50) aile hekimi olarak çalıştığı bildirilen Kübada doğum sonrası ölüm oranının % 0.6 olduğu ve bu oranla dünyadaki ilk 25 ülke arasında yer aldığı ortalama yaşın da 76 olduğu bildirilmektedir. 184 kişiye bir doktorun düştüğü bu ülkede, kişi başına doktor sayısı bakımından da dünyada ilk sırayı aldığı öne sürülmektedir.
Daha çok orta sınıflara paralı hizmet veren büyük özel sağlık kuruluşları ile, diğer kesimlere yönelik hizmet sunan küçük sağlık kuruluşları, hekimlerin kırlardan çok kentlerde yoğunlaşması ve eşitsiz dağılımı şeklinde özetlenebilen bir tablo egemendi. 1 960da oluşturulan ve daha çok koruyucu hekimlik ağırlıklı hizmet veren devletin sağlık hizmetleri, İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan Sağlık ve Sosyal Refah Bakanlığı ile, daha kapsamlı bir çerçeveye ulaştı. Kentlerde yaşayan yoksul kesimler için hastaneler açan bakanlık, bu arada çevre sağlığı hizmetlerine de girişti. Sağlık alanında üzerinde durulması gereken bir nokta da, yine diğer Latin Amerika ülkelerinde olduğu gibi, şeker kamışı alanında bulunan büyük şirketlerin, çalıştırdıkları işçiler için kurdukları küçük hastanelerdir.
1910-25 yılları arasında, Kübada sağlık alanında önemli kazanımlar yaşanmış, aşılama ile çiçeğin kökü kazınmış, bir sivrisinek ile bulaşan yellow fewer denilen hastalık da eradike edilmişti. Sosyal güvence konusunda ise, 1916da sadece işçilere yönelik, sınırlı sosyal sigorta yasası ile, 1934de çalışanların eşleri ve kadınlar ile ilgili analık sigortası akla gelebilir. 1930-40 yılları arasındaki dünya bunalımı, Kübada sağlık alanında yeni bir yönelime yol açtı. Sabit gelirli insanlara verilen sağlık hizmetinin kapsamı genişletildi, yeni hastaneler açıldı, yerel yönetimlerin sağlıkta ağırlığı arttı,vb.
1959 daki devrim, sağlık alanındaki tabloya müdahale etmeden önce, Sağlık Bakanlığı örgütlenmesi, sağlık ve refah olarak iki alt birime ayrılıyordu. Sağlık departmanı, daha çok koruyucu hekimlik ve sağlık personeli ile ilgili sorumluluğa sahip, kendisine bağlı 6 eyalet ve 126 bölge temelindeydi. Yoksullar için 46 hastane, 1 dispanser, 13 kan bankası ve küçük bir diş servisine sahip olan Refah departmanı ise, ayrıca büyük kentlerde Kızılhaç desteği ile kurulan, birkaç ilk yardım merkezini de işletiyordu. Ayrıca tüberküloz, lepra, sifilis, çocuk, vb konularda da alt birimleri olan Sağlık Bakanlığının bizdeki Hıfzısıhha Enstitüsü ne benzer, kurucusunun adı ile anılan Carlos Finlay Enstitüsü vardı. Ülkede devrim öncesi bulunan 6421 hekimin % 77 si tam zamanlı ya da yarım zamanlı olarak, özel sağlık sektöründe çalışıyordu. Yaklaşık 28500 hastane yatağının ise, sadece 9000 i, Sağlık Bakanlığı na aitti. Ek olarak, Küba nın her eyaletinde bir askeri hastane vardı.. Sosyal güvece, iş kazaları ve analık ile sınırlıydı. Doğum servisleri ise, sadece 4-5 hastanede, sınırlı yatak sayıları ile, mevcuttu. Oriente Eyaleti nde büyük bir uluslararası tekel olan United Fruit Şirketi nin, kendi çalışanlarına hızmet veren büyük bir özel hastanesi vardı. Tabi ki, işçi ve işveren katkıları ile çalışıyordu. Ulaşım işçileri ve öğretmenler sendikalarına ait de, iki özel hastane vardı. Yanı sıra, çok sayıda dini ve hayırsever kuruluş da, sağlık alanında kurum işletiyordu. Küba da farklı toplulukların kendi sağlık programları da söz konusuydu. İspanyol sömürgecilerin 19. yüzyılda kendileri ve aileleri için kurdukları bu sistemin yanında, Avusturyalılar ve Galiçyalılar a ait programlar vardı. Sonuçta, devrim öncesi Küba da, küçük sayıda varlıklı kesimin, tümüyle özel hekim ve hastanelerden sağlık hizmeti aldığı; nüfusun yaklaşık yüzde 10 unu oluşturan orta sınıf ve vasıflı işçilerin topluluk örgütlenmesi şeklindeki sağlık örgütlenmesinden yararlandığı; köylülerin ve kent proletaryasının ise yetersiz personel ve altyapısı olan hükümete ait hastane ve sağlık kurumlarından hizmet aldığı bir tablo vardı.
1959 Ocak ayında, iktidarı alan Fidel Castro ve arkadaşları, tüm alanlarda olduğu gibi, sağlıkta da bir yeni rüzgar estirmeye niyetliydiler.
İlk adım, Halk Sağlığı Bakanlığıydı! İlk altı ayda çok küçük değişikliklerin yapıldığı sağlık alanında, ilk değişim, bir gerilla liderinin(aynı zamanda genç bir ortopedist) Sağlığı Bakanı olmasıydı: Dr. Martinez Pais. sağlık alanından çok, gerilla savaşına ilişkin birikimi olan bir savaşçıydı.
ABD ambargosunun, hemen devrim sonrası gündeme gelmesi ile eş zamanlı olarak, sağlık alanında sosyalist bir yönelime giren Küba, ilk olarak Sağlık ve Sosyal Refah Bakanlığı nın merkezi düzeyde yeniden organizasyonuna başladı. 1961 de adı Halk Sağlığı Bakanlığı olarak değiştirilen (MINSAP) bakanlık, tıp eğitimi, hastane ve poliklinikler, ilaç üretimi ve tıbbi donanım, hijyen ve epidemiyoloji, planlama ve finansman olmak üzere beş bakan yardımcılığına bölündü. Yine altı eyaletin her birine, doğrudan bakana bağlı sağlık müdürü atandı. MINSAP ın işlevleri 15 maddede özetlendi: koruyucu ye tedavi edici sağlık hizmetlerinin tüm nüfusa yaygınlaştırılması; ana ve çocuk sağlığı hizmetlerine önem verilmesi; erişkinler arasında sağlığın geliştirilmesi; kültür-fizik ve sporda tıbbi kılavuzluk; kır ve kentte çevre sağlığının iyileştirilmesi; işçi sağlığının korunması; hastalıkların kontrolü; besin ve ilaç kontrolü; sağlık istatistikleri; sağlık eğitimi; hastane yapımı ve izlenmesi; gelişen bilimi sağlık hizmetlerine uyarlanması; araştırma; ulusal ilaç üretimi. Bu hedefleri gerçekleştirmek için, ulusal planlama içinde sağlığın planlanması, tüm sağlık etkinliklerinin tek bir yerde birleştirilmesi, koruyucu ve tedavi edici hizmetlerin entegrasyonu, standartların merkezileşmesi ve icranın yerelleştirilmesi, tüm etkinliklerin kolektif yönetimi, sağlık görevlerine halkın katılımı, çalışma için bilimsel bir temel, tüm toprakların sağlık hizmeti kapsamına alınması, uluslararası işbirliği
Devrimden önce, Kübada sadece bir tıp fakültesi vardı. Öğretim üyelerinin hemen hepsi, özel bir sağlık kuruluşu sahibiydi. Devrimden sonra, öğretim üyelerinin % 90ı, hekimlerin de yaklaşık yarısı, ülkeyi terketmişti. Genellikle tüm toplumsal dönüşüm ve devrimlerde olduğu gibi, hekimler Kübada da ayrıcalıkları tehlikeye gireceği gerekçesi ile ülkeyi terk etmişlerdi. Çoğunun Batista rejimi ile ilişkileri iyiydi; çoğu, önemli ölçüde toprak sahibi ya da sanayi kuruluşuna ortaktı; özel hastalardan aldıkları paralarla önemli gelir elde etmişlerdi; nitelikleri itibarıyla başka ülkelerde, özellikle ABD de iş bulma olanakları yüksekti; küçük burjuva mantıkları ile, Küba Devrimi ni gelecekleri için bir tehlike olarak görüyorlardı. Bu nedenler, Küba lı hekimlerin, devrimden sonra kaçmalarının gerekçeleri oldu. Hekim açığını kapatmak için, 1 962de ikinci bir tıp fakültesi açılırken, 1966 ve 1 968de de iki fakülte daha açıldı. 1980 İi yıllarda, artık, yılda 2000 hekim yetişiyordu. Bu arada, yaklaşık % 7-8 oranında yabancı ülkeden gelen hekim vardı.
Altı yıllık tıp eğitiminin, bir yılı hastanede intern lük şeklindeyken, diğer ülkelerdeki tıp eğitiminden farklı olarak, 11 temel ilkeye sahiptir: temel olarak Marksizm-Leninizm öğretileri, dogmatizm ve pragmatizme karşı bilimsel düşünce, teori ve pratiğin kaynaştırılması, temel ve klinik bilimlerin birliği, sağlık ve hastalıkta psikolojik etmenlerin yeniden tanımlanması, insani ve sosyal bir tıp konsepti, tıp eğitimi içinde üretken el emeğinin hesaba katılması, sosyalist ekip çalışmasının oluşturulması ve burjuva bireyciliğinin yok edilmesi, tıp eğitiminin bir parçası olarak geniş bir kültürel eğitim, korumaya öncelik, ulusal sağlık hizmetlerinin yönetsel yapısına uyum. Mezun olduklarında Küba yemini de eden hekimler, 3 yıl kırsal bir bölgede zorunlu hizmet yapmaktaydı. Devrim öncesi, kırsal yörelerde hiç hastane yokken, 20 yılda 57 hastane açıldı.
1980li yılların başında yaşanan bazı olumsuzluklar, ilk kez sağlık alanında sıkıntıların yaşanmasına ve de eleştirilmesine yol açtı. Bizzat Castronun kendisi, sağlık alanındaki olumsuzlukları eleştirerek, sosyalizmde toplumsal kalkınma olmadan, ekonomik kalkınma olmaz ilkesini hatırlatmıştır. Bu bağlamda, ilke olarak, ekonomik sıkıntıları sosyal alanlara yansıtmamayı sürdürmeye çalışan Küba, sağlık, devrimin bir önceliğidir ve sağlık ve eğitim, devrimin en önemli edinimidir yaklaşımını korumaya özen göstermiştir
Yok artık daha neler...
Google’ın çığır açıcı son icadı bir vücut tarama programı. Ürün, Google Earth’ün insan vücuduna uyarlanmış versiyonu olarak tasarlanmış. Nasıl Google Earth’te posta kodu bile girseniz o noktaya gidebiliyordu, bu programda da hangi vücut parçasını yazarsanız kendinizi vücudun o noktasında buluyorsunuz.
Body Browser, insan vücudunun 3 boyutlu ve detaylı bir modeli. Kullanıcılar, vücudun anatomik katmanlarını teker teker soyabiliyor, mesafe ayarı yapabiliyor ve ilgisini çeken alanlara odaklanabiliyor. Belirli bir iç organ, kemik veya kas yapısına tıklayarak bilgi edinmek de mümkün.
3 boyutlu görüntüleme
Programla ilgili sorunlardan biri, 3 boyutlu görüntü sistemini kaldırması için WebGL teknolojisi kullanıyor olması. İnternet tarayıcıları için hayli yeni olan bu teknoloji, sadece Google Chrome’un ve Firefox’un beta (deneme) sürümleri tarafından destekleniyor. Bu sürümler http://bodybrowser.googlelabs.com’dan yüklenebiliyor. Uzmanlar Google Body Browser’ın şu an yayımlanan test sayfalarındaki hatalar ayıklandığında önemli ve çok işlevsel bir program olacağını söylüyor.
Google'a böyle konularda yatırım yaptığı için büyük bir alkış ve tebrik.. Süper inovatif.. Google is the innovation GOD :)
18 Aralık 2010 Cumartesi
Takım Olma..
“Yaşam da, tıpkı futbol gibi, bir takım oyunudur.” Joe Namath
Bilgi çağında kurumlar, her çalışanının beyin gücünden faydalanmak zorunda. Motivasyon, sahiplenme ve katılım olmaksızın insanların beyin gücünden faydalanmak ise çok güç. Başarılı kurumlar zihinsel katılımı artırmak için hiyerarşik yapılar yerine takımlar şeklinde çalışma yöntemiyle örgütleniyorlar. Peki, bir grup insanın başarılı bir takım olması nasıl sağlanabilir?
Başarılı bir takım olmak için öncelikle tüm takım elemanları arasında bir hedef birliği sağlanmalıdır. Bu hedefin farklılık yaratacak kadar ulaşılması güç, ancak takımın ulaşabileceğine inanacağı kadar gerçekçi bir hülya olması takım motivasyonunu sağlamak için en önemli önceliktir. Hedef birliğinin sağlanması için özellikle takımın kurulması aşamasında yoğun bir iletişim gereksinimi olduğu unutulmamalı ve bu süreç için uygun bir zaman ayrılmalıdır. Hedefin belirlenmesi ve özellikle netleştirilmesi aşamasının takım tarafından gerçekleştirilmesi, hedefin benimsenmesine önemli katkıda bulunur.
Belirlenen ortak hedefe ulaşmada ara istasyonlar için performans göstergelerinin belirlenmesi ve tüm takım elemanları tarafından takip edilmesi sadece sonuca ulaşmak için değil, aynı zamanda takım oluşturmak için de gereklidir. Ara hedeflere ulaşıldığında takım olarak kutlama fırsatlarının değerlendirilmesi de takım oluşturma sürecinde gerekli bir adımdır.
Takımların başarılı olmaları için ortak eğitim sürecine de özel önem verilmelidir: gerek planlama açısından, gerekse kaynak ayırma açısından. Eğitim planlamasında iki farklı hedef vardır:
(1) hedefe ulaşmak için gerekli yetkinliklerin kazandırılması ve
(2) takım olarak çalışma yetkinliklerinin geliştirilmesi. Bunlardan birinci hedef için planlanacak eğitimler takım hedefine bağlı olduğundan her takım için farklı olabilir. Ancak, ikinci hedef açısından iletişim, problem çözme teknikleri gibi eğitimler, her takımın gelişmesine yardımcı olur.
Takımlara verilen yetkiler zaman içerisinde, takım performansı iyileştikçe artırılmalıdır. Performansla birlikte artan yetkiler takımın kendine güvenini ve yaratıcılığını da artırır.
Ancak takımların da diğer takımlarla karşılıklı bağımlılık içinde olduğu bilinciyle hareket etme gereği vardır. Yetkilendirme sürecinin uç noktasını belirleyen “kendi kendini yöneten” takımlar bile kurum hedefleri açısından bağımlılık içindedirler.
Kurumsal teşvik sistemleri de takım performansını artırıcı şekilde yapılandırılmalıdır. Bu açıdan takım ödüllerinin ağırlığı kişisel ödüllere göre daha fazla olmalıdır. Kişilerin farklı takımlarda farklı roller alabilmelerini teşvik etmek için kişisel ödüllendirmede ağırlık yetkinliklerin geliştirilmesine verilmelidir.
Takımın bilgi sistemlerinin tüm takım elemanlarının bilgi paylaşımına destek olması hem birarada çalışan, hem de sanal takımlar için vazgeçilmez bir önceliktir. İletişim takım ruhunu geliştirmenin en önemli aracıdır.
Kurum kültürünün takım çalışmasını ve şeffaf iletişimi destekleyici olmasının sağlanması da başarılı takımların oluşumuna yardımcı olur. Her takım elemanının takımın başarısı için özdisiplin sahibi olması ve bu davranış biçiminin teşvik edilmesi hem takım, hem de kurum tarafından takip edilmelidir.
Takımların başarılarının kalıcı olması için planlı değişim gereklidir. Takım içindeki sorumlulukların zaman içinde değiştirilmesi, hatta takımın yeni elemanlarla zenginleştirilmesi takım performansını artırır. Takımların yeniliklerin getirdiği heyecanı kaybetmemesi motivasyon için en önemli araçlardandır.
Bilgi çağında kurumların performansını takımların performansı belirliyor. Başarılı takımlar oluşturmak ise planlı bir yaklaşım ve disiplinli bir uygulama ile gerçekleştirilebiliyor.
Dr. Yılmaz Argüden
Sabah Gazetesi İşte İnsan Eki - 05.11.2000
Agac Evde Yasamak..
Hans Rosling's 200 Countries, 200 Years, 4 Minutes - The Joy of Stats - ...
Toplumların zenginlik ve sağlıklarının aslında tarihsel süreçten bakıldığı zaman paralellik göstermediğini anlatan harika bir video..
6 Aralık 2010 Pazartesi
Deniz Dünyası, Estergon ve Samsa Üzerine..
Bir iki hafta önce gazetede gördüğüm bir haber üzerine Ankara Keçiören'de açıldığını öğrendiğim "Deniz Dünyası"na havanın da güzelliğini gördükten sonra çocukları da alıp gitmeyi kafaya koydum.

Güzel bir kahvaltı yaptıktan sonra çocuklara da verdiğim sözü tutmanın rahatlığı içerisinde Keçiören'e doğru yola çıktık. Yollar Pazar günü öğle saatlerinde oldukça tenha idi. Deniz Dünyası'na geldiğimizde çocukların heyecanı iyice artmıştı. İçeriye girerken Yetişkin 3 TL, 6 yaş üzeri çocuk 1 TL ve 6 yaştan küçük çocukların ücretsiz olduğunu öğrendik. Hatta kapıdaki görevlinin benim çocuklara baktıktan sonra onlara ücretsiz olduğunu söylemesi ve fazladan verdiğim 2 TL'yi iade etmesi de güzel bir davranıştı.
Türkiye'nin ikinci büyük akvaryumuna sahip olan Deniz Dünyası'nda Hint Okyanusu, Kızıldeniz, Hazar Denizi ile Türkiye'nin nehir ve göllerinden toplanan 5 binin üzerinde balık bulunuyor.
Ahtapot, aslan balığı, mersin balığı, soytarı balığı, arapaima gigas ve ciklet gibi balık türlerinin sergilendiği akvaryumu gezmeye gelenler, bazı balıklara dokunabilecek, hatta elleriyle besleyebiliyorlar.
Paramızı verdikten sonra içeriye girdik ve dünyanın çeşitli yerlerinden getirilmiş olan balıkları incelemeye başladık. İçeriye ilk girildiğinde verilen izlenim oldukça iyi idi.

Devasa akvaryumlar içerisinde yer alan bir sürü fantastik renkli balıkları birlikte izlemeye başladık. Özellikle bazı balıklar büyüklerin de oldukça ilgisini çekiyordu. Tünel akvaryuma girdiğimizde ise üzerimizden geçen vatozların uçar gibi yaptıkları hareketlere hayretler içerisinde bakakaldık.

Tünel akvaryum içerisinde cama yaklaştığımızda başımızın dönmesi ve ne de olsa bir miktar basınç yememiz insanı tuhaf bir duyguya yönlendiriyor. İkinci galeride hayatımda gördüğüm en büyük piranhaları gördüm. Ağızlarını açıp kapadığında bugüne kadar seyretmiş olduğum canavar balık filmlerini hatırladım.

3. salonda ise yağmur ormanı görüntüsü verilmiş bir salon vardı. Burada kütükten masalar, güzel bir havalandırma ile birlikte gerçekten bir ormanın içerisinde olduğumuzu zanettik. Daha küçük akvaryumlarda ise yengeç, denizyıldızı gibi daha küçük deniz canlılarını görmek mümkündü.

Dışarıya çıktığımızda ise çocukların ısrarı üzerine hiç istemesem de onlara pamuk şeker aldım. Saatin daha erken olmasından dolayı biraz daha gezebilirdik. Uzun süredir gitmek istediğim Estergon Kalesindeki müzeye gitmek hem yakınlık hem de ilginçlik açısından daha faydalı olacaktı.
Keçiören'deki şelaleri izleyerek oldukça heybetli görülen Estergon Kalesine ulaştık.

Müzenin kapısından girdiğinizde karşınıza oldukça heybetli bir şadırvan ve çini-vitray karışımı süslemeler geliyor. Her iki tarafta bulunan merdivenler ile yukarıya müze kısmına çıkılabilir. Girişte yazılan kat planlarına göre bazı kısımlar kapalı ve hatta nasıl çıkılacağı belli değildi. Bunda asansörün çalışmamasının da etkisi vardı.

Neyse müze kısmına merdivenlerden çıkarak vardığımızda özellikle Ankara Etnografya Müzesine benzer bir görüntü ile karşılaştık. Olukça güzel dizayn edilmiş olan Türk Kültürüne ait sahneler mankenler ile canlandırılmıştı. Buna örnek olarak Hamam, Sünnet, Kına Gecesi, Oturma Odası verilebilir.




Tabi eski bir Ankaralı olarak Ankara Seymenleri ve macunu bitmiş olan macuncuyu da saymam gerekiyor. Çocukların oldukça ilgisini çeken bu sahnelerin yanısıra çok sayıda eski eşya da müzedeki yerini almış. Özellikle savaş aletleri ilginçti diyebilirim.
1400'lü yıllarda yazılmış olan Kuran-ı Kerim'in 17 senede yazılmış olduğunu öğrenmek ise eski çağlarda yazı sanatının ne kadar sabır isteyen bir iş olduğunu bana yeniden öğretti. Biz şimdi bazı raporlar için bir iki gün bekleyemiyorken senelerce aynı konu üzerinde çalışmak, yaptığın hatanın geri dönüşünün olmaması ve belki defalarca ayn ı işlemi gerçekleştirmek oldukça zor olsa gerek.

Müzeden çıktığımızda yeniden aşağı kata indik, burada Kastamonu, Ankara gibi illerden getirtilmiş olan eski işlemeli kapı örneklerini detaylı olarak inceledik. Bu kapıların çoğunluğu cami kapısı olarak yapılmış ve Ahiler tarafından işlenerek bulundukları yerlere nakledilmiş. Üzerlerinde bulunan işlemelerin hepsi gerçekten birer sanat harikasıydı.
Ben kapıların güzelliğini düşünürken çocukların da karınlarının acıkması neticesinde birşeyler atıştıracak bir yer bulma umuduyla merdivenlerden yukarıya doğru çıktık.
Değişik lokasyonlarda Özbek, Kırgız Kazak lokantalarını görünce gerçekten şaşırdım. Normal şartlarda dışarıda bulamayacağımız farklı lezzetlerin burada karşımıza çıkması açıkcası beni fazlasıyla şaşırttı. Özbek yemeği yemeye karar verdik. Karşımıza gelen menüde aslında hiçbir yemeği bilmediğimizi farkettik. Benim klasik olarak yapmış olduğum çeşitli yemekleri tadabilmek isteği burada da kendisini gösterdi ve karışık bir tabak söyledim.
Mekan hakkında daha detaylı bilgi için aşağıdaki link aracılığı ile facebook sayfasını ziyaret edebilirsiniz.
http://www.facebook.com/group.php?gid=55659627667#!/group.php?gid=55659627667&v=photos
Yemeklerimizi yiyip, özellikle özbek pilavını, samsa ve özbek mantısını tattıktan sonra üzerine hakikaten Özbekistandan getirmiş oldukları çay ile demledikleri muhteşem çayı içemeden ayrılmak beni biraz üzdü.
Ama genel olarak oldukça güzel izlenimler ile mekandan yeniden gelmek ve bu sefer daha farklı kültürlere ait yemekleri denemek üzere ayrıldık Bir sonraki hedef Kırgız mutfağı...
Kullanıcı Arayüzü Tasarımı
12 Eylül 2010 Pazar
How to be a General Manager
How to be a General Manager | |
| Author: Mick Yates |
“I know my functional skills – but what are the skills and competencies I need to develop to become a General Manager, Divisional President or even CEO?”
That was a question I was asked recently. Interestingly I had just been reading the correspondence section of the latest (September) Harvard Business Review, where there was a debate on whether you can be taught to be a General Manager or whether it is all down to experience – and other comments on being “Jack of all Trades, Master of None”. Well, here’s my take. You can learn the skills, and learning from your experience is necessary.
Some pointers:
1. Core Competency. Every successful organization has a few core competencies – and without mastering those there is no way for a General Manager to succeed. It is no surprise, for example, that marketing is an essential skill for a Procter & Gamble GM.
In my experience, every good GM or CEO has mastered at least one such “functional” competency. They may be responsible for “All Trades”, but they are definitely “Master of Something”. So, if you want to be a GM, be sure you understand the core competencies of your enterprise as a first step.
2. Contextual Judgment & Creativity. No one can be in charge of everything that is going on today – teams and networks are needed. But a General Manager must continually be learning and internalizing the issues relevant to the enterprise – technology, markets, resources, social trends – and most importantly people.
Warren Bennis and Robert Thomas have written eloquently about how one’s judgment is honed at “crucible moments”. It is the way that the General Manager judges what is important and what is not that defines success. Bennis and Thomas talk of “Adaptive Capacity” being one of the most important traits for successful leaders, by which they mean changing things according to context with applied creativity.
This all begs the question – can you learn how to do this? I’d argue “yes”, provided you spend time learning new things and reflecting on what is happening to you and those around you.
3. Simple & Inspiring Communication It is easy to set out big, hairy goals and grand visions. The GM’s job is to make the complex simple, and to help everyone in the enterprise see how they fit – and feel inspired to do what is needed.
Wherever possible, describe in simple terms how it will feel for members of the organization to be at the end-state versus how things are today. Bring it alive at the individual level. This is most definitely a teachable process – and there are many tools that help. See the 4E’s Leadership Framework as one such approach.
4. Cascading of Executional Objectives. Much research suggests that, whatever the grand design, it is the detailed execution of plans that define success or failure. Critical to this is that everyone knows they role and why they are doing things.
Consider using tools like the simple strategic cascade tool of OGSM (Objectives-Goals-Strategies-Measures). Objectives are words (e.g. be the most successful fruit juice marketeer in China). Goals are numbers (10% market share). Strategies are choices (Focus on distribution in the top 350 cities). And Measures allow you to track progress and dates. Importantly, once the over-arching OGSM has been set, you can cascade Strategies to be owned by people in the organization as their Objective – and so on. Everyone knows their place and what they are being asked to do.
5. “What You Stand For”. This is true for leaders of all kinds, and not just GM’s. Leaders must make it clear to those around them what is important to them, what they represent as individuals, and thus allow their followers to decide to follow.
An essential component of this is sharing one’s values, not least as values congruence in an organization is very important. It is not enough to express these values – they must be seen in one’s day to day actions. Remember, trust takes a long time to build, and is broken in an instant – and nothing destroys trust more than shattered values. Of course, when you are at the top of an organization, the spotlight is always on you, and you have an absolute responsibility to share what you are all about as a human being.
Are you in favour of centralized control, or distributed leadership? How important are social concerns? Profit or revenue? Dedication to the Company or work-life-balance? Change or the status quo? etc etc. And, to repeat, you are what you do. There is no point saying what you stand for if you don’t actually practice it.
6. Personal Leadership model. We all carry in our head a view of what Leadership is, and that guides the way we do things. Sometimes we have it well-articulated, but rarely do we take the time to explain to others what it is. This is of course part of what we each stand for.
But, once more, the spotlight is always on the GM or CEO. Everyone watches how we lead, and what we believe about leadership. They will choose to respond positively or negatively – and they will choose to imitate or reject. Many enterprises see leadership development as a pre-requisite for effective talent planning, team effectiveness and other core organizational activities. Nothing helps move this along better than senior people teaching leadership - by explaining what they are doing as events unfold or in more formal settings.
Teaching your personal leadership model is a powerful part of a General Manager’s team-building tool kit.
7. Energy For Change. Perhaps it goes without saying, but if the Boss lacks the energy to make things happen, to drive change, to continually reinforce the key messages, to make course corrections and so forth – then the job will just not get done.
I was once asked what I thought the hardest thing to deal with was for a new General Manager. Well, from my own experience, it is the loneliness that comes from knowing that you have to keep going no matter what happens, and no matter how supportive your team is.
General Managers make a personal commitment to take responsibility even if others can’t quite take it on themselves.

