12 Eylül 2010 Pazar

How to be a General Manager

How to be a General Manager


Author: Mick Yates

I know my functional skills – but what are the skills and competencies I need to develop to become a General Manager, Divisional President or even CEO?”

That was a question I was asked recently. Interestingly I had just been reading the correspondence section of the latest (September) Harvard Business Review, where there was a debate on whether you can be taught to be a General Manager or whether it is all down to experience – and other comments on being “Jack of all Trades, Master of None”. Well, here’s my take. You can learn the skills, and learning from your experience is necessary.

Some pointers:

1. Core Competency. Every successful organization has a few core competencies – and without mastering those there is no way for a General Manager to succeed. It is no surprise, for example, that marketing is an essential skill for a Procter & Gamble GM.

In my experience, every good GM or CEO has mastered at least one such “functional” competency. They may be responsible for “All Trades”, but they are definitely “Master of Something”. So, if you want to be a GM, be sure you understand the core competencies of your enterprise as a first step.

2. Contextual Judgment & Creativity. No one can be in charge of everything that is going on today – teams and networks are needed. But a General Manager must continually be learning and internalizing the issues relevant to the enterprise – technology, markets, resources, social trends – and most importantly people.

Warren Bennis and Robert Thomas have written eloquently about how one’s judgment is honed at “crucible moments”. It is the way that the General Manager judges what is important and what is not that defines success. Bennis and Thomas talk of “Adaptive Capacity” being one of the most important traits for successful leaders, by which they mean changing things according to context with applied creativity.

This all begs the question – can you learn how to do this? I’d argue “yes”, provided you spend time learning new things and reflecting on what is happening to you and those around you.

3. Simple & Inspiring Communication It is easy to set out big, hairy goals and grand visions. The GM’s job is to make the complex simple, and to help everyone in the enterprise see how they fit – and feel inspired to do what is needed.

Wherever possible, describe in simple terms how it will feel for members of the organization to be at the end-state versus how things are today. Bring it alive at the individual level. This is most definitely a teachable process – and there are many tools that help. See the 4E’s Leadership Framework as one such approach.

4. Cascading of Executional Objectives. Much research suggests that, whatever the grand design, it is the detailed execution of plans that define success or failure. Critical to this is that everyone knows they role and why they are doing things.

Consider using tools like the simple strategic cascade tool of OGSM (Objectives-Goals-Strategies-Measures). Objectives are words (e.g. be the most successful fruit juice marketeer in China). Goals are numbers (10% market share). Strategies are choices (Focus on distribution in the top 350 cities). And Measures allow you to track progress and dates. Importantly, once the over-arching OGSM has been set, you can cascade Strategies to be owned by people in the organization as their Objective – and so on. Everyone knows their place and what they are being asked to do.

5. “What You Stand For”. This is true for leaders of all kinds, and not just GM’s. Leaders must make it clear to those around them what is important to them, what they represent as individuals, and thus allow their followers to decide to follow.

An essential component of this is sharing one’s values, not least as values congruence in an organization is very important. It is not enough to express these values – they must be seen in one’s day to day actions. Remember, trust takes a long time to build, and is broken in an instant – and nothing destroys trust more than shattered values. Of course, when you are at the top of an organization, the spotlight is always on you, and you have an absolute responsibility to share what you are all about as a human being.

Are you in favour of centralized control, or distributed leadership? How important are social concerns? Profit or revenue? Dedication to the Company or work-life-balance? Change or the status quo? etc etc. And, to repeat, you are what you do. There is no point saying what you stand for if you don’t actually practice it.

6. Personal Leadership model. We all carry in our head a view of what Leadership is, and that guides the way we do things. Sometimes we have it well-articulated, but rarely do we take the time to explain to others what it is. This is of course part of what we each stand for.

But, once more, the spotlight is always on the GM or CEO. Everyone watches how we lead, and what we believe about leadership. They will choose to respond positively or negatively – and they will choose to imitate or reject. Many enterprises see leadership development as a pre-requisite for effective talent planning, team effectiveness and other core organizational activities. Nothing helps move this along better than senior people teaching leadership - by explaining what they are doing as events unfold or in more formal settings.

Teaching your personal leadership model is a powerful part of a General Manager’s team-building tool kit.

7. Energy For Change. Perhaps it goes without saying, but if the Boss lacks the energy to make things happen, to drive change, to continually reinforce the key messages, to make course corrections and so forth – then the job will just not get done.

I was once asked what I thought the hardest thing to deal with was for a new General Manager. Well, from my own experience, it is the loneliness that comes from knowing that you have to keep going no matter what happens, and no matter how supportive your team is.

General Managers make a personal commitment to take responsibility even if others can’t quite take it on themselves.

14 Ağustos 2010 Cumartesi

http://www.ted.com/talks/lang/tur/elif_shafak_the_politics_of_fiction.html

Elif Şafak'ın gerçekten beni etki altında bırakan ve çok değişik düşünce farklılıklarına yönelttiği konuşmasının tamamı.. Harika..

http://www.ted.com/talks/lang/tur/elif_shafak_the_politics_of_fiction.html

19 Nisan 2010 Pazartesi

Her Karar Doğru Mudur?

 

Uzun zaman önce okumuş olduğum bir makalede rastlamıştım. Bu makalede özellikle doğru karar alma süreçleri üzerinde durulurken bir yandan da bu karar alma süreçlerinin zamanlaması ile ilgili kıstaslara yer veriliyordu. Bunun sonucunda ortaya çıkan tabloda aslında hayat içinde insanların almış oldukları kararların pek de birşey ifade etmedikleri, çoğu, insanın karar alırken aslında çok önemli kriterleri gözden kaçırdıkları ve çok da fazla önemsemedikleri belirtiliyordu. Bütün bu tasvirler yapıldıktan sonra aşağıdaki şekilde bir tablo ile karar alma sürecinin bir kısmı şekilleniyordu;

Yalnış Zaman Yalnış Karar Külliyen yalnış olup herhangi bir şekilde düzeltilmesi mümkün de olmayabilir.
Doğru Zaman Yalnış Karar Doğru zamanda yalnış karar almak karar vericinin zamanlama kabiliyetinin olmadığını, bunun dışında olaylara doğru bir bakış açısı ile bakamadığını ifade eder.
Yalnış Zaman Doğru Karar Tezcanlılık olup, karar doğru bile olsa uygulamada sıkıntı olacağı aşikardır
Doğru Zaman Doğru Karar Çok nadirdir, doğru bir analiz ve karar alma süreci ile birlikte sabır da gerektirir.

 

Bu makaleyi okuduktan sonra ve yukarıda tablo kafanızda netleştikten sonra gerçekten vermiş olduğumuz kararların analiz süreçlerini genellikle boşverdiğimizi anlıyoruz. Önemli olan bunu düzeltmek ve doğru zamanda doğru kararları verebilmek.

Montaign’e Göre Aşk…

Dünya edebiyatında ilk olma özelliği dolaysıyla Montaîgne’nın Denemeler’i önemli ve özel bir yere sahiptir. Montaigne, bu eserinde değinmediği konu kalmamıştır. Genelde insanı eksen alarak, birçok konuya değinmiştir. Montaigne’in denemeleri üzerinden asırlar geçtiği halde, güncelliğinden hiçbir şey kaybetmemiştir. Zira Montaigne, denemeleri iyi bir gözlem, büyük bir yaşam tecrübesiyle yazmıştır…

Hayatı kuşatan birçok şey üzerine kafa yoran sanatçı, “Aşk Üstüne” bölümünde şöyle yazar: “Aşk dediğimiz şey, arzulanan bir varlıkta bulacağımız tada susamaktan başka bir şey değildir, gibi geliyor bana. Venüs’ün bize verdiği şey nihayet bir boşalma hazzı değil mi? tıpkı tabiatın başka taraflarımızın boşalmasına kattığı haz gibi. Bu haz ölçüsüzlük yahut hayâsızlık yüzünden kötülük haline geliyor. Sokrates’e göre aşk, güzelliğin aracılığıyla çoğalma arzusudur.”Montaigne, bu ifadesiyle aşkın fiziki boyutu ve verdiği haz üzerinde durur.

Montaıgne, aşkı hazza indirgeyerek onu hayvani bir düzleme çeker. Hatta aşkı haz olarak ele aldığı için, şehvet dolaysıyla hayvanlarla özdeşleştirir. “Biz pekâlâ hayvanlar gibi yeriz, içeriz; ama bunlar ruhumuzun göreceği işlere engel olmaz, bu işte hayvanlara üstünlüğümüzü gösterebiliriz. İşte gel gelelim öteki iş bütün düşünceleri emri altına alır, amansız hışmıyla bizi, hem de seve seve, insanlığımızdan çıkarıp hayvanlaştırır. Başka her yerde az çok nazik olabilirsiniz; başka bir iş kibarlık kurallarına uydurulabilir, ama bu işin hayvanca ve gülünç olmayan şekli düşünülemez bile. Bir arayın da bulun bakalım bu iş bilgece ve edepli bir şekilde nasıl yapılabilir? Büyük İskender, herkes gibi bir ölümlü olduğunu bir bu işte, bir de uyumada anladığını söylermiş.”Görüldüğü gibi Montaigne, aşkı tamamen şehvet anlamında ele almakta, şehvetin insanı hayvanlaştırdığı gibi aşkın boyutuyla insani olana ulaştırabileceğini söyler. Bütün bunlara rağmen, şehvet söz konusu olduğunda bilgelik ve kibarlıktan eser kalmadığının altını çizier.

Montaigne, aşkın doğal olduğunu ve tabiatın bizi bu arzuya doğru sürüklediğini anlatırken şöyle devam eder: “ Tabiat bir yandan bizi bu arzuya doğru sürer, gördüğü işlerin en soylusunu, en faydalı, en güzelini de ona bağlamıştır; bir yandan da bizi bırakır onu kötüleriz, ondan ayıp, günah diye utanır, kaçarız, perhizini sevap sayarız. Bizi yaratan işi hayvanlık saymaktan daha büyük hayvanlık mı olur? Türlü milletlerin dinlerinde vardıkları, kurban, mum yakma, oruç, adak gibi ortak taraflardan biri de cinsel arzunun köreltilmesidir. Onun bir cezalanması demek olan sünnet bir yana, bütün kanılar bu konuda birleşir. Hoş bir bakıma insan denilen bu budala varlığı yaratma işini ayıplamakta bu işe yarayan taraflarımızdan utanmakta pek de haksız değiliz ya… İnsanın doğuşunu görmekten herkes kaçar, ama ölümünü görmeye hep koşa koşa gideriz. İnsanı öldürmek için gün ışığında, geniş meydanlar ararız, ama onu yaratmak için karanlık köşelere gizleniriz. İnsanı yaparken gizlenip utanıp utanmak bir ödev onu öldürmesini bilmekse birçok erdemleri içine alan bir şereftir. Biri günahtır öteki sevaptır.”

Montaigne, aşk üstüne bölümünde üzerinde durduğu şehvettir ve insanların şehvete hayvani bir eylem olarak bakmasını eleştirir ama kendisi de insanı hayvanla karşılaştırmaktan geri durmaz… İnsanlar doğum olayı gerçekleştirirken utanıp kaçmalarını, adam öldürürken ayan beyan yapmalarını yadırgarken, cinselliğin kapalı ortamlarda gerçekleşmesine pek anlam veremez. Daha doğrusu Montaigne, aşk üstüne yazdığı satırlarda, aşktan daha çok toplum veya dinlerin cinselliğe bakışını irdeler. Özellikle türlü milletlerin dini diye belirttiği şey İslam dinidir. Zira sünnet, kurban, oruç adak başta İslamiyet olmak üzere bozulmuş şekliyle Yahudilikte de vardır. Ama onun kastı özellikle İslamiyet’teki erkeğin sünnet olması, kurban kesme ve oruç tutmadır. Bunları anlamakta zorlanır Montaigne… Çünkü sünnet olma olayını cinsel arzunun köreltilmesi olarak anlar. Oysa İslam’daki erkeğin sünnet olma olayı, erkeğin cinsel arzunu köreltme değil daha keskinleştirmedir… Ortaçağ başta olmak üzere Hıristiyan dünyasında erkeklerin iğdiş edilmesi olayı oldukça yaygındır. Yine Hıristiyan keşişlerin kendilerini hadım ederek, bir nevi cinsel perhize girdikleri tarihi bir gerçektir. Montaing’in kendi dininden değil de başka milletlerin dininden örnek vermesi tartışmaya açık bir konudur. Montaigne göre aşk/cinsellik kendi içinde karmaşık bir olgudur. Bir yandan tabii/insani bir olaydır diğer yandan hayvani… Bu yüzden aşk/cinsellik üzerinden bir ikilem olarak anlatır. Aslında tabi olan bu duyguyla onun Hıristiyan bilinçaltı çatışır… Aşk üzerine söylediklerinde nerede durduğunu görmek mümkün değildir… Daha ilk satırında aşk hazza ve cinselliğe indirgeyerek konuyu farklı bir boyuta çeker. Bu yüzden onun aşk üzerine söyledikleri havada kalır… Doğru olan yaklaşımı ise bu tabii duygudan utanılmaması gerektiğini belirtmesidir…

Montaigne daha sonra “şu insan ne korkunç bir hayvan ki, kendi kendinden bu kadar iğreniyor, kendi zevklerini başının belası sayıyor” diyerek konuya yaklaşımını noktalar. Gerçekten insanı günah olarak gören Hıristiyanlıkta cinsellik insanı günaha götüren bir beladır. Montaigne, aklımızın her şeyi bozan aletin/cinselliğin peşine düştüğünü ve bu aletin öldürmeye kastettiği avın yine kendimiz olduğunu söyler… Böylece aşkın/şehvet/cinselliğin tehlikeli bir şey olduğunu belirtir.

18 Nisan 2010 Pazar

Nesine Yar Nesine..

Yine Yine Yeniden….

 

Uzun bir süredir yazmaya üşendiğim, belki de bilerek yazmak istemediğim bloğuma sonunda giriş yaptım.

Hani bazen insanın anlatacak çok şeyi olur ama hiçbirini de anlatmaması gerekir ya tam bu durumdayım. Kendim ve sırlarımla yaşıyorum hayatımı şu anda.. Ne “ne yaptığım” konusunda bir fikrim var ne de “bundan sonra” olacaklardan..

Sadece akıp gidiyor hayat… Engelsiz…Umursamaz ve acımasız bir şekilde.. Zaman geçtikçe azalan şeylerin yanında artan duygusal bunalımlar, benden ders çıkar demekte olan hatalar..

Sürekli gözünün önünden gitmeyen hayat dersleri ve örnekler olduğu halde işine gelmediği için bir türlü kabul edilemeyen hatalar.. Nedense hiçbirinden de ders çıkarılmıyor aksine hatada ısrar ediliyor.

Her zaman denmiştir ya “yasak hep caziptir”

Neyse uzun süredir yazmadığım çok şey vardı ama Livaneli’nin “Nesine Yar Nesine” parçasını gecenin bu saatinde dinlemenin zararlı birşey olduğunu yeniden anladım.

Yatar gül harmanı gibi
Canımın dermanı gibi
Her yanında çiçek açmış
Binboğa Ormanı gibi

Nesine Yar Nesine
Ölürüm ben Sesine
Bir daha vursa idi
Nefesim nefesine

Canım sese mi geldin
Kadem basa mı geldin
Sağ olsam gelmez idin,
Öldüm yasa mı geldin

Nesine Yar Nesine
Ölürüm ben Sesine
Bir daha vursa idi
Nefesim nefesine

Saçın Yüzüme perde
Yüreğim düştü derde
Ayak üstü duramam
Seni gördüğüm yerde

Nesine Yar Nesine
Ölürüm ben Sesine
Bir daha vursa idi
Nefesim nefesine

Şimdilik bu kadar… Özüne dönen adamım yaşadığı hayattan hala birşeyler bekleyenlerin olduğunu öğrenmenin dayanılmaz hafifliği ile deniz kenarında simit bekleyen martının bakışıyla bakıyorum hayata..

Eminim ki bundan sonra herşey çok daha değişik ve anlaşılmaz olacak..