14 Ağustos 2010 Cumartesi
http://www.ted.com/talks/lang/tur/elif_shafak_the_politics_of_fiction.html
http://www.ted.com/talks/lang/tur/elif_shafak_the_politics_of_fiction.html
19 Nisan 2010 Pazartesi
Her Karar Doğru Mudur?
Uzun zaman önce okumuş olduğum bir makalede rastlamıştım. Bu makalede özellikle doğru karar alma süreçleri üzerinde durulurken bir yandan da bu karar alma süreçlerinin zamanlaması ile ilgili kıstaslara yer veriliyordu. Bunun sonucunda ortaya çıkan tabloda aslında hayat içinde insanların almış oldukları kararların pek de birşey ifade etmedikleri, çoğu, insanın karar alırken aslında çok önemli kriterleri gözden kaçırdıkları ve çok da fazla önemsemedikleri belirtiliyordu. Bütün bu tasvirler yapıldıktan sonra aşağıdaki şekilde bir tablo ile karar alma sürecinin bir kısmı şekilleniyordu;
| Yalnış Zaman | Yalnış Karar | Külliyen yalnış olup herhangi bir şekilde düzeltilmesi mümkün de olmayabilir. |
| Doğru Zaman | Yalnış Karar | Doğru zamanda yalnış karar almak karar vericinin zamanlama kabiliyetinin olmadığını, bunun dışında olaylara doğru bir bakış açısı ile bakamadığını ifade eder. |
| Yalnış Zaman | Doğru Karar | Tezcanlılık olup, karar doğru bile olsa uygulamada sıkıntı olacağı aşikardır |
| Doğru Zaman | Doğru Karar | Çok nadirdir, doğru bir analiz ve karar alma süreci ile birlikte sabır da gerektirir. |
Bu makaleyi okuduktan sonra ve yukarıda tablo kafanızda netleştikten sonra gerçekten vermiş olduğumuz kararların analiz süreçlerini genellikle boşverdiğimizi anlıyoruz. Önemli olan bunu düzeltmek ve doğru zamanda doğru kararları verebilmek.
Montaign’e Göre Aşk…
Dünya edebiyatında ilk olma özelliği dolaysıyla Montaîgne’nın Denemeler’i önemli ve özel bir yere sahiptir. Montaigne, bu eserinde değinmediği konu kalmamıştır. Genelde insanı eksen alarak, birçok konuya değinmiştir. Montaigne’in denemeleri üzerinden asırlar geçtiği halde, güncelliğinden hiçbir şey kaybetmemiştir. Zira Montaigne, denemeleri iyi bir gözlem, büyük bir yaşam tecrübesiyle yazmıştır…
Hayatı kuşatan birçok şey üzerine kafa yoran sanatçı, “Aşk Üstüne” bölümünde şöyle yazar: “Aşk dediğimiz şey, arzulanan bir varlıkta bulacağımız tada susamaktan başka bir şey değildir, gibi geliyor bana. Venüs’ün bize verdiği şey nihayet bir boşalma hazzı değil mi? tıpkı tabiatın başka taraflarımızın boşalmasına kattığı haz gibi. Bu haz ölçüsüzlük yahut hayâsızlık yüzünden kötülük haline geliyor. Sokrates’e göre aşk, güzelliğin aracılığıyla çoğalma arzusudur.”Montaigne, bu ifadesiyle aşkın fiziki boyutu ve verdiği haz üzerinde durur.
Montaıgne, aşkı hazza indirgeyerek onu hayvani bir düzleme çeker. Hatta aşkı haz olarak ele aldığı için, şehvet dolaysıyla hayvanlarla özdeşleştirir. “Biz pekâlâ hayvanlar gibi yeriz, içeriz; ama bunlar ruhumuzun göreceği işlere engel olmaz, bu işte hayvanlara üstünlüğümüzü gösterebiliriz. İşte gel gelelim öteki iş bütün düşünceleri emri altına alır, amansız hışmıyla bizi, hem de seve seve, insanlığımızdan çıkarıp hayvanlaştırır. Başka her yerde az çok nazik olabilirsiniz; başka bir iş kibarlık kurallarına uydurulabilir, ama bu işin hayvanca ve gülünç olmayan şekli düşünülemez bile. Bir arayın da bulun bakalım bu iş bilgece ve edepli bir şekilde nasıl yapılabilir? Büyük İskender, herkes gibi bir ölümlü olduğunu bir bu işte, bir de uyumada anladığını söylermiş.”Görüldüğü gibi Montaigne, aşkı tamamen şehvet anlamında ele almakta, şehvetin insanı hayvanlaştırdığı gibi aşkın boyutuyla insani olana ulaştırabileceğini söyler. Bütün bunlara rağmen, şehvet söz konusu olduğunda bilgelik ve kibarlıktan eser kalmadığının altını çizier.
Montaigne, aşkın doğal olduğunu ve tabiatın bizi bu arzuya doğru sürüklediğini anlatırken şöyle devam eder: “ Tabiat bir yandan bizi bu arzuya doğru sürer, gördüğü işlerin en soylusunu, en faydalı, en güzelini de ona bağlamıştır; bir yandan da bizi bırakır onu kötüleriz, ondan ayıp, günah diye utanır, kaçarız, perhizini sevap sayarız. Bizi yaratan işi hayvanlık saymaktan daha büyük hayvanlık mı olur? Türlü milletlerin dinlerinde vardıkları, kurban, mum yakma, oruç, adak gibi ortak taraflardan biri de cinsel arzunun köreltilmesidir. Onun bir cezalanması demek olan sünnet bir yana, bütün kanılar bu konuda birleşir. Hoş bir bakıma insan denilen bu budala varlığı yaratma işini ayıplamakta bu işe yarayan taraflarımızdan utanmakta pek de haksız değiliz ya… İnsanın doğuşunu görmekten herkes kaçar, ama ölümünü görmeye hep koşa koşa gideriz. İnsanı öldürmek için gün ışığında, geniş meydanlar ararız, ama onu yaratmak için karanlık köşelere gizleniriz. İnsanı yaparken gizlenip utanıp utanmak bir ödev onu öldürmesini bilmekse birçok erdemleri içine alan bir şereftir. Biri günahtır öteki sevaptır.”
Montaigne, aşk üstüne bölümünde üzerinde durduğu şehvettir ve insanların şehvete hayvani bir eylem olarak bakmasını eleştirir ama kendisi de insanı hayvanla karşılaştırmaktan geri durmaz… İnsanlar doğum olayı gerçekleştirirken utanıp kaçmalarını, adam öldürürken ayan beyan yapmalarını yadırgarken, cinselliğin kapalı ortamlarda gerçekleşmesine pek anlam veremez. Daha doğrusu Montaigne, aşk üstüne yazdığı satırlarda, aşktan daha çok toplum veya dinlerin cinselliğe bakışını irdeler. Özellikle türlü milletlerin dini diye belirttiği şey İslam dinidir. Zira sünnet, kurban, oruç adak başta İslamiyet olmak üzere bozulmuş şekliyle Yahudilikte de vardır. Ama onun kastı özellikle İslamiyet’teki erkeğin sünnet olması, kurban kesme ve oruç tutmadır. Bunları anlamakta zorlanır Montaigne… Çünkü sünnet olma olayını cinsel arzunun köreltilmesi olarak anlar. Oysa İslam’daki erkeğin sünnet olma olayı, erkeğin cinsel arzunu köreltme değil daha keskinleştirmedir… Ortaçağ başta olmak üzere Hıristiyan dünyasında erkeklerin iğdiş edilmesi olayı oldukça yaygındır. Yine Hıristiyan keşişlerin kendilerini hadım ederek, bir nevi cinsel perhize girdikleri tarihi bir gerçektir. Montaing’in kendi dininden değil de başka milletlerin dininden örnek vermesi tartışmaya açık bir konudur. Montaigne göre aşk/cinsellik kendi içinde karmaşık bir olgudur. Bir yandan tabii/insani bir olaydır diğer yandan hayvani… Bu yüzden aşk/cinsellik üzerinden bir ikilem olarak anlatır. Aslında tabi olan bu duyguyla onun Hıristiyan bilinçaltı çatışır… Aşk üzerine söylediklerinde nerede durduğunu görmek mümkün değildir… Daha ilk satırında aşk hazza ve cinselliğe indirgeyerek konuyu farklı bir boyuta çeker. Bu yüzden onun aşk üzerine söyledikleri havada kalır… Doğru olan yaklaşımı ise bu tabii duygudan utanılmaması gerektiğini belirtmesidir…
Montaigne daha sonra “şu insan ne korkunç bir hayvan ki, kendi kendinden bu kadar iğreniyor, kendi zevklerini başının belası sayıyor” diyerek konuya yaklaşımını noktalar. Gerçekten insanı günah olarak gören Hıristiyanlıkta cinsellik insanı günaha götüren bir beladır. Montaigne, aklımızın her şeyi bozan aletin/cinselliğin peşine düştüğünü ve bu aletin öldürmeye kastettiği avın yine kendimiz olduğunu söyler… Böylece aşkın/şehvet/cinselliğin tehlikeli bir şey olduğunu belirtir.
18 Nisan 2010 Pazar
Nesine Yar Nesine..
Yine Yine Yeniden….
Uzun bir süredir yazmaya üşendiğim, belki de bilerek yazmak istemediğim bloğuma sonunda giriş yaptım.
Hani bazen insanın anlatacak çok şeyi olur ama hiçbirini de anlatmaması gerekir ya tam bu durumdayım. Kendim ve sırlarımla yaşıyorum hayatımı şu anda.. Ne “ne yaptığım” konusunda bir fikrim var ne de “bundan sonra” olacaklardan..
Sadece akıp gidiyor hayat… Engelsiz…Umursamaz ve acımasız bir şekilde.. Zaman geçtikçe azalan şeylerin yanında artan duygusal bunalımlar, benden ders çıkar demekte olan hatalar..
Sürekli gözünün önünden gitmeyen hayat dersleri ve örnekler olduğu halde işine gelmediği için bir türlü kabul edilemeyen hatalar.. Nedense hiçbirinden de ders çıkarılmıyor aksine hatada ısrar ediliyor.
Her zaman denmiştir ya “yasak hep caziptir”
Neyse uzun süredir yazmadığım çok şey vardı ama Livaneli’nin “Nesine Yar Nesine” parçasını gecenin bu saatinde dinlemenin zararlı birşey olduğunu yeniden anladım.
Yatar gül harmanı gibi
Canımın dermanı gibi
Her yanında çiçek açmış
Binboğa Ormanı gibi
Nesine Yar Nesine
Ölürüm ben Sesine
Bir daha vursa idi
Nefesim nefesine
Canım sese mi geldin
Kadem basa mı geldin
Sağ olsam gelmez idin,
Öldüm yasa mı geldin
Nesine Yar Nesine
Ölürüm ben Sesine
Bir daha vursa idi
Nefesim nefesine
Saçın Yüzüme perde
Yüreğim düştü derde
Ayak üstü duramam
Seni gördüğüm yerde
Nesine Yar Nesine
Ölürüm ben Sesine
Bir daha vursa idi
Nefesim nefesine
Şimdilik bu kadar… Özüne dönen adamım yaşadığı hayattan hala birşeyler bekleyenlerin olduğunu öğrenmenin dayanılmaz hafifliği ile deniz kenarında simit bekleyen martının bakışıyla bakıyorum hayata..
Eminim ki bundan sonra herşey çok daha değişik ve anlaşılmaz olacak..
6 Ekim 2009 Salı
Garcia'ya Mektup
Yeryüzünde birçok şairin, yazarın şiirleri, öyküleri, romanları, yabancı dillere çevrilmiş, kendi ülkesi dışında da yayımlanmıştır ama… Galiba yalnızca bir gazetecinin, bir “gazete köşe yazısı” birçok yabancı dillere çevrilmiş ve kendi ülkesi dışında birçok ülkede de yayımlanmıştır. O gazetecinin adi, Elbert Hubbart, o köşe yazısının başlığı ise “Garcia’ya Mektup” tur. Elbert Hubbart’in bu yazısının, yüz yıl boyunca çeşitli ülkelerde yapılan baskısı, yüz milyon adedi aşmıştır.
Tüm meslektaşlarına örnek oluşturacak bir olgunluk düzeyindeki bu Amerikalı gazetecinin, “Philistine” adlı aylık bir derginin 1899 Şubat sayısında yayımlanan bu yazısı, hiçbir olağanüstü özelliği olmayan, sıradan bir çavuşun görev sorumluluğunun öyküsüdür.
Hubbart’in “Garcia’ya Mektup”undan etkilenen ilk kişi, New York Merkez Demiryolu İşletmesi yöneticilerinden George Deniels oldu. Bu yönetici, “Philistine” dergisindeki yazıyı Genel Yönetmeni’ne okuduktan sonra ondan, bu yazıyı çoğaltıp tüm demiryolu çalışanlarına dağıtmak için izin istedi.
George Daniels istediği izni aldıktan sonra “Garcia’ya Mektup”u beş yüz bin adet bastırdı ve “Bu çavuşu örnek alınız” ön yazısıyla işletmenin tüm çalışanlarına dağıttı.
“Garcia’ya Mektup”un varlığı, kısa bir süre sonra Rus Demiryolları Genel Yönetmeni Prens Hilakoff’un kulağına ulaştı. New York Merkez Demiryolu İşletmesi çalışanlarından birinden sağlanan “mektup”un bir kopyasını okuduktan sonra Prens Hilakoff, bunun Rusça’ya çevrilmesini ve Rus Demiryolu Şirketi’nin tüm çalışanlarına dağıtılmasını emretti.“Garcia’ya Mektup”, demiryolu işçilerinden, Rus Ordusu mensuplarının eline geçti. Erler arasında elden ele dolasan mektubu Ordu Komutanları okuyunca, mektubun “resmileştirilmesine” ve tüm ordu mensuplarına dağıtılmasına karar verdiler.
Japonlarla başlayan savaş için cepheye giden Rus askerlerin tümünün üniformalarının ceplerinde “Garcia’ya Mektup”un bir kopyası bulunuyordu.
Japonlar, savaşta tutsak aldıkları Rus askerlerin tümünün ceplerinden çıkan “Garcia’ya Mektup”u görünce bunu ciddi bir incelemeden geçirdiler. “Mektup” Japoncaya çevrildi ve bunun, “Tutsak alınan tüm Rus askerlerin ceplerinde bulunduğu” haberiyle birlikte Japon İmparatoru’na sunuldu. “Mektup”tan imparator da etkilendi ve birer kopyasının Japon Hükümetinin tüm üyelerine dağıtılmasını emretti. Tüm Japon Bakanlar, “Garcia’ya Mektup”u çoğaltıp, kendi bakanlık örgütünde görevli tüm çalışanlara gönderdiler.
ABD Deniz Kuvvetleri mensuplarına 1913′de dağıtılan mektubun özel olarak çoğaltılmış kopyaları ise, Birinci Dünya Savaşına katılan askerlerin önemli bir bölümünün ceplerinde bulunuyordu. Dergide yayımlandığının on dördüncü yılında “Garcia’ya Mektup”un “resmi olarak çoğaltılan” baskısı, kırk milyona ulaşmıştı.
Amerika Birleşik Devletleri ve İspanya arasındaki savaşın bir aşamasında ABD Başkanı, çok acele olarak Küba’daki isyancıların önderi Garcia’ya bir haber göndermek istedi. Garcia, hangisinde olduğu bilinmeyen Küba dağlarından birinde ve nerede oldukları bilinmeyen onlarca sığınaktan birinde saklanıyordu. Kendisine posta ya da telgraf yoluyla ulaşabilmek olanaksızdı.
ABD Başkanı’nın ona, ne denli önemli bir haber göndermek istediğini bilen çevresindekiler, Garcia’ya bir haberin, ancak elden götürülebilecek bir mektupla ulaştırılabileceğini bildirmek zorunda kaldılar. Başkanın çaresiz bakışları karşısında yanıt, çevresindeki subaylardan birinden geldi.‘Benim birliğimde, Rowan adında bir çavuş vardır’ dedi. Kimsenin nerede olduğunu bilmediği Garcia’yi o bulabilir ve mektubunuzu kendisine ulaştırabilir.
Bu yanıta Başkan’ın aklı pek yatmamıştı ama, ortada yapılabilecek başka bir şey yoktu. Rowan çağrıldı. Kendisine, Garcia’ya gönderilecek mektup uzatıldı ve… ‘Bunu, Garcia’ya teslim edeceksin’ denildi.Rowan mektubu aldı, üniformasının yanındaki deri kesenin içine koydu, kesenin ağzını sıkıca büzdükten sonra, göğsünün üzerine kayışla bağladı. Önce Başkan’a selam verdi, sonra komutanlara, en sonra da kendi komutanına selam verdi, dışarı çıktı.
Rowan, yola çıktıktan tam dört gün sonra, gecenin karanlığından da yararlanarak, üstü açık bir kayıkla Küba sahilinin açıklarına vardı. Küba’nın, balta girmemiş ormanlarına dalıp, gözden kaybolduktan üç hafta sonra, adanın öteki yakasında ortaya çıktı. Ülkesinin düşmanı bir ülkeyi, yürüyerek bir uçtan öteki uca geçti ve Garcia’ya, mektubunu teslim etti.
Burada size Rowan’in, Garcia’ya mektubu götürebilmek için ne zorluklar atlattığını, ne tehlikeler geçirdiğini anlatacak değilim. Onun, ne denli kahraman bir asker olduğunu da anlatacak değilim. Yalnızca bir noktayı, hem de çok gereksinim duyduğumuz bir noktayı, iyice belirtmek için yazıyorum size tüm bunları.
ABD Başkanı’nın makam odasındaki olayı, ana çizgileriyle bir kez daha gözden geçirelim:
ABD Başkanı Mckinley, Garcia’ya teslim edilmek üzere Rowan’a bir mektup verdi. Ona yalnızca, ‘Bu mektubu Garcia’ya teslim ediniz’ dedi. Rowan mektubu aldı, göğsüne bağladı, selamını verdi ve odadan çıktı.
Lütfen dikkat ediniz: Rowan, ‘Garcia nerede?’ diye bir soru sormadı. ‘Garcia kim?’ diye bir soru da sormadı. Yaptığı tek şey, kendisine verilen görevi almak oldu. Zaten kendisinden beklenen, onun da yapması gereken buydu.
Rowan, ülkesindeki her okula heykeli dikilebilecek ve yetişen tüm kuşaklara örnek olarak tanıtılabilecek bir ‘ölümsüz kahraman’dır. Fakat bugünün gençleri onun kahramanlığından çok, başka bir özelliğini örnek almak zorundadırlar. Rowan’in örnek alınması gereken özelliği, verilen görevi sadakatle kabullenmek, o görevi yerine getirebilmek için hemen harekete geçmek ve görevi eksiksiz tamamlayabilmek için tüm enerjilerini bir noktada toplamak disiplinidir.Özetle, Garcia’ya gönderilecek mektubu almak, hemen götürmek için yola çıkmak ve mektubu Garcia’ya teslim ederek görevi kendinden beklenildiği güven düzeyinde tamamlamak sorumluluğu ve terbiyesidir.
General Garcia simdi yaşamıyor, fakat yeryüzünde başka Garcia’lar var. Ve o Garcia’lara gönderilecek başka mektuplar var. Çevremize baktığımızda ise, genellikle güçsüz, isteksiz, gönülsüz ve umursamaz kişilerle karsılaşıyoruz.
Yönetici olarak görev yaptığınız iş yerinizde, varsayın ki altı yardımcınız var. Bunlardan birini çağırın ve kendisinden söyle bir istekte bulunun:
‘Lütfen benim için ansiklopediye bakıp, Corregio’nun yaşamına ilişkin özet bir bilgi hazırlayın.’ Yardımcınız size, ‘Peki, efendim’ deyip, bu görevi yapmaya hemen gidecek mi?
Boş yere umutlanmayın. Büyük bir olasılıkla böyle bir şey yapmayacak. Donuk bir ifadeyle yüzünüze bakacak ve size, şu sorulardan birini ya da birkaçını soracaktır:
-O kimdir?
-Hangi ansiklopedi’den bakayım?
-Fakat bu görev benim sorumluluk alanıma girmiyor ki, efendim…
-Bismarck’ın yaşam öyküsünü istemiyorsunuz, değil mi?
-Bunu benden daha kıdemli bir arkadaş yapsa daha iyi olmaz mı, efendim?
-Yaşamı hakkında bilgi istediğiniz bu kişi halen yaşıyor mu, yoksa ölmüş mü, efendim?
-Acelesi var mi, yoksa elimdeki işi bitirdikten sonra yapsam olur mu?
-Ben ansiklopediyi bulup getirsem olur mu, yoksa oradaki bilgiyi aynen kopya çekmemi mi istersiniz?
-Bu kişinin yaşamını niçin öğrenmek istiyorsunuz, efendim?
-Onun yaşam öyküsünde neyi vurgulamamı istersiniz?
Siz tüm bu soruları büyük bir sabırla yanıtlayıp, kendisinden bu bilgiyi niçin istediğinizi, onun bu bilgiyi nereden, nasıl bulacağını tane tane açıkladıktan sonra bile çalışma arkadaşınız, hiç kuşkum yok, kendi bölümüne gidecek ve kendi yardımcıları arasında ‘Garcia’ya Mektup’u götürecek bir kişiyi aramaya çalışacaktır.
Bir stenograf ilanı için başvuranların onda dokuzu, ne imla kurallarını, ne de noktalama işaretlerini kullanmayı bilir. Daha da kötüsü, başvuruda bulunduğu is için bunların ‘olmazsa olmaz’ kurallar olduğunu aklına bile getirmez. Böyle bir kişi, Garcia’ya mektup götürebilir mi?
Benim yüreğim, evde olduğu zaman da, işten uzakta olduğu zaman da işini yapan adamdan yanadır. Garcia’ya götürmesi için kendisine verilen mektubu alıp, cebine koyan, fakat aptalca sorular sormayan adamdan yanadır. Uygarlık, işte bu çaptaki kişiler için uzun ve biraz da sıkıntılı bir soruşturma dönemidir.
O her kentte, kasabada, köyde ve her büroda, mağazada ve fabrikada vardır. Dünya, işte bu çaptaki kişilerin sorumluluk bilinci ve iş terbiyeleriyle ayakta durabiliyor. Tüm insanlık, evrimini biraz daha, biraz daha hızlandırabilmek için, tüm gücüyle, işte bu bilinç ve bu terbiyedeki, bu çaptaki kişiler için haykırıyor:
‘Garcia’ya mektup götürecek kişilere gereksinimimiz var. Hem de en kısa sürede, her yerde ve her zaman…’